"Yamaguchi’ye gidiyorum."
“Demek başkente gidiyorsun ha?”
Haftalar önce, ayazın hala vadinin tepelerinde olduğu bir sabahta söylemişti bunu babası. Mori klanının başkentine, bayat lordlar meclisine gidecekti. Jirou, oğlunun omuzlarını sıkmış, o aptalca yaşlı gururla ona bakmıştı.Sonuçta büyük oğlu diplomasiyi öğrenecekti ve diğer klanların entrikaları arasında Hayabusa adını aslanlar gibi taşıyacaktı. Jirou tüm kalbiyle inanmıştı buna.
Tou atını batıya değil, doğuya sürmüştü.
Dağ geçidinde rüzgar başka türlü eserdi. Vadiden gelen rüzgarlar alçaktan gelirdi; evlerin arasından sıyrılır, içinde can kokusu, pirinç kokusu, çocuk sesleri taşırdı. Geçittekiler ise yukarıdan inerdi. Yalın ve kuru. İçinde sadece taş ve çam.
Tou bunu severdi. Burada kimse ona babasının oğlu demezdi.
***
Atın üstündeydi. Zırhın altı ter doluydu. Arkasındaki koca adamlar konuşmazdı; yetmiş süvari, otuz yaya, hepsi simsiyah. Bayrak taşımıyorlardı. Oda’nın gizli birliği bayrak taşımazdı.
Geçidin ağzında durdular. Karşılarında Hayabusa bayrakları gözüküyordu. Küçük ışıklar, malikanenin damındaki fener, pirinç kokan evler. Belli ki Hayabusa uyumaya hazırlanıyordu.
Tou Oda zırhını çıkardı. Altında altın motiflerle işlenmiş Hayabusa kamishimo’su(1) duruyordu. Bunu hiç çıkarmamıştı yol boyunca. Kapılara yaklaştıklarında nöbetçiler onu tanısın, büyük oğul eve dönüyor desinler diye zırhı çıkarmıştı. Hayabusa’nın büyük oğlu eve dönüyordu. Ama nasıl?
İhanetle.
Oda zırhını yere fırlattı.
Hattori yanına sürdü atını. Gülümsüyordu.
“Saat?” dedi Tou
“Çeyrek toki(2) sonra,” dedi Hattori. “Birinci parti kapılara varmak üzere.”
“Nöbetçiler?”
“Yarısı halloldu. Kalanları da—”
“Hepsini gebertin.”
Hattori bir an duraksadı. Bir şey diyecek gibiydi. Demedi.
Tou eldivenlerini ellerine geçirdi. Sağ baş parmağındaki deri aşınmıştı, yıllarca o noktaya bastırmaktan. Babası on beşinci doğum gününde vermişti bunları. Kar yağıyordu o gün de. “Artık adam oldun,” demişti. Tou sadece teşekkür etmişti. Başka ne diyebilirdi ki?
Binbaşı Akachi Tadashi dört nalla yanına geldi. Otuzlarının sonundaydı, yüzünün solunda alnından çeneye inen bir iz vardı. Mızrak yarası. Kenarları temiz olurdu mızrak yarasının, kılıçtan farklı. Tou bunu yıllar önce babasından öğrenmişti.
“Hâlâ vazgeçebilirsin,” dedi Tadashi.
Tou tip tip yüzüne baktı. Tadashi sırıtıyordu. Keyfi sorulmuş bir soru değildi bu; protokoldu. Bir Oda binbaşısı bunu sormak zorundaydı. Eğer bir gün Tou ihanet ederse, Tadashi’nin sorduğu soru kayıt altında olacaktı.
“Vazgeçecek olsaydım yıllardır yanına gelmezdim.”
Tadashi başını eğdi. Tatmin olmuştu.
İkisi bir süre sustular. Atların nefesleri havada beyaz bulutlar bırakıyordu. Her zamanki Hayabusa akşamı gibiydi. Ama bu sefer farklı olacaktı.
***
Ateş önce küçük evlere sıçradı.
Duman genzi yakıyor, acı bir is tadıyla havaya karışıyordu. Kar, yangının gücüne yenilip havada eriyordu. Yer kardan çok siyah ve kırmızı damlalarla doluydu. Etrafta ahşapların çatırdayışı, kırılan kemiklerin sesi, kadınların ince çığlıkları vardı. Ve kılıcın eti yırtarkenki o iğrenç ses.
Tou bunları düşünmeyecekti. Düşünmek hata yaptırırdı.
“Kusursuzdu bu operasyon, Hayabusa-dono.”
Akachi yanındaydı. Sesi yumuşaktı, neredeyse samimiydi. Neredeyse.
“Adamların hızlı çalışıyor,” dedi Tou. “Mori birlikleri dumanı fark etmeden işimiz biter.”
Akachi gülümsedi. Gözlerinde gülümseyişin sıcaklığı yoktu; sadece merak vardı, soğuk ve keskin bir merak. “Hızı umursamıyorum,” dedi. “Seni merak ediyorum, Tou. Büyüdüğün haneyi kendi ellerinle yakarken ne hissediyorsun?”
Tou cevap vermedi hemen. Kılıcının üzerindeki kanı yavaşça temizledi. Babasının kanıydı. Kılıcı kınına soktu. Şrank.
“Gerçek dışı bir hayale tapan adama acımam,” dedi. Gözlerini Akachi’nin yüzüne sabitledi. “Mori çoktan çürüdü. Oda ise Japonya’nın geleceği. Ben o gelecekte olmayı seçtim.”
Akachi kahkaha attı. Gerçekten eğleniyordu. “Güzel,” dedi, hâlâ gülerek. “Çok güzel.” Sonra gülüşü bitti, sesi düzleşti. “Yalnız herkes ölecek. Tek kişi hayatta kalmayacak.”
Sırtını döndü, malikaneden çıktı.
Tou tek başına kaldı. Çenesindeki kaslar gerildi. Akachi onu test etmişti. Her zaman test ederdi. Ona güvenmiyordu. Sonuçta kendi babasını katleden birine kim güvenirdi?
Adımlarını hızlandırdı, koridorun sonundaki sürgülü kapıyı itti.
Ateş henüz ulaşmamıştı buraya. Loş, küçük bir odaydı, tapınak gibiydi. Duvarın tam ortasında bir portre.
Annesi.
Yüzü nereden bakarsan bak zarifti ama solgundu. Tou sol elini kamishimo’sunun içindeki gizli cebe kaydırdı. Parmaklarına eski bir ipek ip değdi. Kırmızıydı, çok eskiydi, annesinden kalmıştı. İpeğin arasında parmaklarını gezdirirken boğazında bir diken hissetti. Yutkunmak istedi, yutkunamadı.
Bir çığlık keserek duyuldu.
Malikaneden geliyordu. Tanıdık bir çığlık. Tou’yu gerçekliğe çekip uyandırdı.
Parmaklarını bir hışımla çekti. Odadan çıktı, ahşap balkona koştu, aşağıya baktı.
Ren oradaydı.
Üstü başı çamur, kanlı ve ıslaktı. Elindeki kılıçla etrafında dönüyor, yanan gözleriyle düşman arıyordu. Bedeni ağaç gibi sallanıyordu. Tou kardeşinin içindeki o boşluğu hissedebiliyordu. Güneşin altında safça kılıç sallayan çocuk gitmişti; yerine küllerin içinde çırpınan biri kalmıştı.
“Okçulara emir vereyim mi?” dedi garip bir ses.
Ses hemen arkasındaydı. Tou adamın gelişini duymamıştı. Onbaşı, aşağıdaki Ren’i işaret ediyordu. “Yayılım ateşiyle işi biter. Akachi-sama ‘Kimse sağ kalmayacak’ demişti.”
Tou kardeşine baktı. Uzun uzun baktı. Ren’i öldürmek bir el kaldırmasıyla biterdi. Çok kolaydı.
“Hayır.”
Onbaşı kaşlarını kaldırdı. “Efendim?”
“Geri çekilme borusunu çaldır. İşimiz bitti.” Sesi dağın etekleri kadar soğuktu. “Hedefimiz Hayabusa Jirou’ydu. Öldü. Karargahtan aldığımız emir buydu.”
Karargah emrini yalnızca birkaç kişi biliyordu ancak Tou bunun farkında değildi. Emirleri çarptırmıştı. Bir kumar oynadı.
“Ama Akachi-sama—”
Tou bir adım attı. Gözlerindeki o karanlık, yangından daha korkutucuydu. Onbaşı yutkunarak geri çekildi. Tou kumarı kazanmıştı.
“Boruyu öttür. Hemen.”
Ren babasının odasına doğru yürümeye başlamıştı. Tou onu izledi. On dakika sonra Genzou’nun da arkasından gittiğini gördü. Bekledi. Borazanlar çaldı.
Dışarı çıktı, atına bindi. Atı doğuya çevirdi.
“Cesetleri n’apalım?” diye seslendi Yüzbaşı Hattori tepeden.
“Yakın hepsini.”
“Hepsini mi?”
“Evet.”
At ilerledi. Vadiden çıkarken arkasına bakmadı. Baksaydı ne göreceğini biliyordu zaten.
Kül ve kar.
——————————————————————————
— (1) Kamishimo: Sengoku Dönemi Japonya’sında samuray ve soylu sınıfının en yaygın resmi kıyafet takımıdır. Geniş ve omuzları dik gösteren kolsuz bir yelek olan kataginu ile dökümlü ve geniş bir pantolon olan hakama’nın birleşiminden oluşur; genellikle aynı renk ve desende kumaştan dikilerek klanın/evin armasını taşır ve kişinin resmi protokollerdeki gücünü simgeler.
— (2) Toki (Zaman Birimi): Sengoku Dönemi Japonya’sında kullanılan geleneksel zaman ölçüsüdür. Bir gün; gündüz ve gece olmak üzere iki büyük parçaya ayrılır, her parça da kendi içinde 6 eşit dilime bölünürdü. Toplamda 12 dilimden oluşan bu sistemde her bir “toki”, modern zaman ölçümüyle yaklaşık 2 saate denk düşer. Mevsimlere göre gün doğumu ve batımı değiştiği için kışın gündüz tokileri kısa, yazın ise uzun olurdu.
BÖLÜM NOTU
Geç geldiği için kusura bakmayın. 🙏

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı