Tai Sui sessizce küçümsedi: "Alt tarafı bir temel inşa evresi."

Xi Ping'in kalbi bir anda sıkıştı.

Luo Qingshi uzun bir süre nabzını kontrol etti, gözlerini kaldırdı ve yavaşça konuştu: “Xi Shiyong. İlginç.”

Xi Ping, onun bir sonraki aydınlatıcı sözünü beklerken, gözlerini yormak üzere ona bakıyordu.

Ancak Çalışkan Luo, bunu söyledikten sonra elini geri çekti, kibirle dikleşti ve esrarengiz bir tavırla başını salladı…

Ve Ayrıldı.

Xi Ping: ''…''

Dur, hayır… ''İlginç,'' peki sonra ne oldu? Neyin ilginç olduğunu sen anladın mı?!

Xi Ping, Luo Qingshi’nin fiziksel özelliklerinin zaten bu kadar sıra dışı olması nedeniyle, onda gizli bir derinlik olması gerektiğini düşünmüştü. Ancak meğer onun “gizli derinliği”, sadece mistik bir hava takınmaktan ibaretti.

Üstelik rol yapmak için elindeki tek replik 'ilginç' kelimesiydi. Kadim bir deyiş bile değildi!

Müridinin önünde yaptığı bu gafın tamamen bilincinde olmayan Luo Qingshi, platforma çıktı ve elini uzattı. Berrak, parıldayan bir mavi yeşim taşı yuvarlanarak Xi Ping’in masasına kondu.

Saygıdeğer ihtiyar, o sivri küçük çenesini gururla kaldırdı: "Bu senin. Umarım ruhsal gözlerin en kısa zamanda açılır."

Bu fazladan mavi yeşim taşıyla beraber, eğer dikkatli kullanırsa, elindeki beyaz yeşim taşı ay sonundaki manevi taş dağıtımına kadar idare edebilirdi. Eğer bu taşı dün almış olsaydı, Xi Ping ağzı kulaklarında bir gülümsemeyle diş etlerini sergiliyor olurdu. Ama şimdi, manevi taşlarının yetip yetmeyeceği gibi ufak tefek meseleleri düşünecek hali hiç yoktu.

Xi Ping, sanki adamın erken ölümünü dilemiş gibi asık bir surat ve ruhsuz bir ifadeyle Ölümsüz Luo’ya teşekkür etti.

"Çizimi bitirdiyseniz gidebilirsiniz," dedi Luo Qingshi, yeşim mühür koltuğuna oturup bir hasır çocuktan çayını alırken. "Daha ne diye burada durup gösteriş yapıyorsunuz?"

"Shixiong." Zhou Xi daha fazla dayanamadı. Sordu: "Xi-xiong ile neredeyse aynı anda bitirdim. Benim çizimimin onunkinden hangi açıdan daha kalitesiz olduğunu bana gösterebilir misiniz?"

Luo Qingshi, Zhou Xi’ye göz ucuyla bir bakış attı. "Kâğıtlarınızdaki çizimler yüksek, orta ve düşük dereceli manevi taş tozlarıyla yapıldı, araya bazı kalitesiz malzemeler de karıştırıldı. Henüz ruhsal gözleri açılmamış sizlerin, fani gözlerinizle dört katmanın tamamını görüp çizmenizi beklemiyordum. Fakat Dördüncü Ekselansları, başparmağınızdaki 'Yüz Yıllık Gergedan Boynuzu Yüzüğü' size rehberlik ederken, diğerlerinden daha net görmeniz gerekmez miydi?"

Zhou Xi’nin ifadesi hafifçe değişti. İstem dışı bir hareketle başparmağındaki yüzüğü avucunun içine bastırdı.

"Ruhsal sezinizi test etmemin amacı, ana rahminden neyle çıktığınızı belirlemek, böylece kendi yeteneklerinizi anlamanızı sağlamaktır. Kısa vadede bana 'ortalama yetenek' değerlendirmemin yanlış olduğunu kanıtlamak için acele etmeniz için değil," dedi Luo Qingshi, onun duygularını hiç umursamadan. "Ekselansları, yanıldığımı on kez itiraf etsem bile, bu sizin ruhsal gözlerinizin açılmasını sağlayacak mı? Eğer sağlayacaksa, onurumu bir kenara bırakıp önünüzde diz çöküp secde etmeye razıyım."

Dördüncü Ekselansları asil ve nazikti; yüksek mevkideki bir adamın altındaki değerli insanlara duyduğu saygıyı yansıtan o "alçakgönüllü" tavrı takınmaya alışıktı ve tabii ki başkaları da bu oyuna katılıp "onun altındaki değerli insanlar" gibi davranırdı. Hayatında hiç böyle bir muamele görmüş müydü? Bir anda yüzü kireç gibi bembeyaz kesildi.

Luo Qingshi henüz bitirmemişti. "Bazılarınıza kendi gelişimine daha fazla odaklanmasını tavsiye ederim. Gruplaşma işlerine Latent Cultivation Tapınağı'ndan fani dünyaya dönüp dış mezheplerden birine katıldığınızda başlarsınız. Şimdi her yerde yaranmaya çalışmanın ne anlamı var? Belki de aranızdan biri doğrudan iç mezhebe yükselecek. Fani ve ölümsüz yolları ayrı olduğundan, o kişinin artık sizinle hiçbir bağı kalmayacak."

Xi Ping: "..."

Dördüncü Ekselansları ilk gün Xi Ping’e sahip çıktığı için, Luo Qingshi’nin gözü onların üzerindeydi. Sürekli halkın içinde aralarına nifak sokuyordu. Eğer Batı Göklerinin Kraliçe Anası’nda bu adamın ağzı olsaydı, Çoban ve Dokumacı Kız’ı çoktan ayrılmaya ikna ederdi; her yıl Qi Xi festivaline ne gerek kalırdı?

Zhou Xi yeterince zekiydi. Elbette Luo Qingshi’nin bunu kasten yaptığını biliyordu ama bilmek başka, kışkırtılmamak başkaydı. İç mezhebe giden yol tek bir kalasın üzerinden geçmek gibiydi. Dördüncü Ekselansları’nın çantada keklik gördüğü bu yolu, başkalarının iştahlı bakışlarına nasıl bırakabilirdi?

Hele ki neredeyse bir "aile skandalı" sayılan bu Yongning Vikontu söz konusuysa...

Xi Ping, Zhou Xi ile göz göze geldiği an, aralarındaki dostluğun henüz "ergenliğe" bile erişemeden trajik bir şekilde can verdiğini anladı. Bir an için hem zihnen hem de bedenen bitkin hissetti; eğer Kudretli Luo, nifak sokmadaki yeteneğinin yarısını gelişimine harcasaydı, sadece "ilginç" diyebilecek kadar beceriksiz ve yetersiz kalmazdı.

Xi Ping ilk kez haset ve nefretin hedefi oluyordu. Eğer o "anlatılamaz sorunu" olmasaydı, memnuniyetle tavus kuşu gibi tüylerini kabartırdı... ama Dördüncü Ekselansları tarafından kıskanılmasının sebebinin tam da bu "sorun" (Tai Sui) sayesinde hile yapmış olması gerçeği aklına gelince, gülümseyemedi.

Luo Qingshi ve Zhou Xi arasındaki ağız dalaşını görmezden geldi. Eşyalarını yavaşça toplayıp ayağa kalktı. O şiddetli ateşin yakıcı acısı hala damarlarında gibiydi. O işkenceyi hatırladıkça içine bir korku düşüyordu.

Tam o sırada, Qiankun Kulesi'nin kapısına geldiğinde, kulağında aniden boğuk hıçkırıklar yankılandı.

Xi Ping başını çevirip baktı ve düşündü: O kadar mı kötü? Ben bile ağlamıyorum.

Etrafına bakındı ama hıçkırıkların nereden geldiğini bulamadı; ancak hıçkırıkların arasına karışmış, "lütfunu diliyorum" gibi kesik kesik dualar duyuyordu...

Bir kız sesi gibiydi.

Ses etrafından gelmiyordu... sanki tam kaşlarının arasından geliyordu!

Xi Ping elini alnının ortasına bastırdı, gözlerini kapattı ve dağılmış zihnini oraya odakladı. Aniden gözlerinin önünde bulanık görüntüler belirdi... Kararmış duvarlar, derme çatma kulübeler arasına sıkışmış ara sokaklar, çöp ve metal yığınlarıyla dolu yerler, yağlı kirlerin üzerinde yayılan yosunlar...

Nereden bakarsanız bakın, Jinping’in güney varoşlarına benziyordu.

Xi Ping duraksadı ve tüm dikkatini bu bulanık görüntüye verdi. Odaklandıkça görüntü iyice netleşti.

Dar sokaklarda yıldırım hızıyla dönen genç bir kız gördü.

Kaç yaşında olduğunu kestirmek zordu. Kısa boylu değildi ama o kadar zayıftı ki, bir başı taşıyan bir deste çubuk gibiydi; kafasındaki seyrek çocuksu saçlar onu küçük bir kız gibi gösteriyordu. Görünüşü perişan olsa da, kadın giysilerinde tek bir sökük bile yoktu; biraz üzerine oturmasa da kıyafetleri saygın denilebilirdi.

Kızın boynunda asılı ahşap bir muska vardı. Kız ne kadar hızlı koşarsa koşsun, muska görüntünün tam merkezinde sabit kalıyordu. Muska referans alındığında, insanlar ve arka plan şiddetle sarsılıyordu.

Bu sarsıntı Xi Ping’in başını döndürdü. Gözlerini açtığında o kirli güney varoşları yok olmuştu; hala o ruhani dağların arasındaydı.

"Kıdemli." Xi Ping bir an tereddüt etti, sonra mesafeli ama nazik bir sesle sordu: "Afedersiniz, siz de bunu 'gördünüz' mü?"

Tai Sui "Evet" dedi.

Xi Ping sordu: "Kim bu? Gerçek bir insan mı?"

"Yolun sonuna gelmiş zavallı bir ruh," dedi Tai Sui umursamazca. "Reenkarnasyon odunu benim ilişkilendirilmiş materyalimdir. Benim adıma kutsanmış olan o odunun üzerine kanını döktü, bedenini ve ruhunu sunmaya yemin etti. İşte bu yüzden uyandım."

Xi Ping: ''…''

Kahretsin, yani by onun hatasıydı.

Başlangıçta birinin, hele ki genç bir kızın ağladığını duymak, ona sorması gerektiğini düşündürmüştü. Ancak iblisin söylediklerini duyunca, Xi Ping’in sorma hevesi tamamen kaçtı.

“Boşver, canı istiyorsa ölsün,” diye düşündü Xi Ping, sakin bir tavırla önündeki bir taşı tekmeleyerek. “Daha gencecik ama aklı ne kadar kötü yollara sapmış. Bunun ilacı yok. Bir an önce yeniden reenkarne olsa daha iyi.”

Ancak gözlerini açıp kapayabilir, ölümsüzlerin dağına bakıp fani dünyayı görmezden gelebilirdi ama kulaklarını tıkayamazdı. Kızın kesik kesik sayıklamaları sürekli kulaklarında çınlıyordu.

Xi Ping, Qiankun Kulesi’nden Qiu avlusuna döndü. Yol boyunca kızın dırdırını dinlemek zorunda kalmıştı ve bu durum dayanılmaz derecede sinir bozucuydu. Sonunda sinirle atıldı: "Kıdemli, affedersiniz ama ona yardım etmek için biraz sihirli güç falan savurmayı düşünmüyor musunuz?"

Tai Sui soruya soruyla karşılık verdi: "Sizin her yılın ilk günü, imparatorun bizzat Güney Azizi Tapınağı’na dua etmeye gittiği bir devlet töreniniz var; peki Güney Azizi bugüne kadar hiç sihirli güç savurdu mu?"

"Yardım etmek istemiyorsanız neden onu dinlemeye devam ediyorsunuz?"

"Yardım etmek istiyorum ama edemiyorum. Buna katlanmak zorundasın," dedi Tai Sui. "Beni uyandıran onun kanıydı. Eğer kalbinden yardım çağırıyorsa, istesem de istemesem de dinlemek zorundayım."

Xi Ping, tam bir ke boyunca içinden hem kendine "Büyük Dük Tai Sui" unvanı veren bu kötü gelişimciye hem de her şeye inanan o aptal kıza küfürler yağdırdı. Kelime dağarcığı tükenene kadar küfretti ama kulaklarındaki gürültü bir türlü dinmedi.

Xi Ping’in sabrı tamamen taştı. Bu kız ne yapmaya çalışıyordu, kutsal metinler okuyarak ruhunu mu huzura kavuşturacaktı?

Gürültü onu o kadar rahatsız ediyordu ki hiçbir işe odaklanamıyordu. Yapabileceği tek bir şey kalmıştı: Gözlerini kapattı, zihnini kaşlarının ortasına odakladı ve kızın derdinin ne olduğunu görmeye çalıştı.

A-Xiang saçlarını örmüş ve kadın giysileri giymişti; bu onun tek düzgün elbisesiydi, annesi ölüm döşeğindeyken ilmek ilmek dikmişti. Evlendiğinde giymesi için ona miras bıraktığını söylemişti.

Ancak A-Xiang, evlenecek yaşa gelmeden çok önce büyüyüp boy atmıştı. Elbisenin içini dolduramıyordu, kumaş üzerinde boşlukta asılı gibi duruyordu. Gizlice bir yetişkinin kıyafetlerini giymiş bir çocuk gibi görünüyordu.

Zihni korkuyla doluydu. Cesaretini toplamak istercesine göğsündeki Tai Sui muskasını kavradı. A-Xiang, muskayı sımsıkı tutarak Fareli Sokak'ın önünde tereddütle bekledi; titreyerek içinden tanrının onu koruması için defalarca dua etti.

Peki ama ne şekilde korunacaktı?

A-Xiang bunu dile getiremiyordu.

Fareli Sokak; düzensiz barakalar arasında sıkışmış, loş, nemli ve kasvetli bir ara sokaktı. Çürük binaların saçakları ve bambu sırıklarda kuruyan çarşaflar gün ışığının girmesini engelliyor, uzaktan bakıldığında bir fare deliğini andırdığı için bu ismi alıyordu. Her akşam, dağınık giysiler içinde, yaşlı ve solgun yüzlü kadınlar, hantal bedenlerini ikişer üçer bu "delikten" dışarı sürükleyerek müşteri ararlardı. Müşteriler ise genellikle limanlarda veya fabrikalarda ağır işlerde çalışan işçilerdi; görünüşleri o kadınlardan daha saygın değildi.

Dedesi bir gündür gözaltındaydı. Tuzlu Balık Amca, şehir muhafızlarıyla arayı düzeltmek için en az yirmi liang gümüş gerektiğini söylemişti... üstelik onu çıkarabileceğine dair bir garanti de vermemişti.

Yirmi liang!

Eğer o ve dedesi gece gündüz çalışsalar, üç yıl boyunca yiyip içmeseler bile yine de bu kadar para biriktiremezlerdi. Peki ama bu parayı nereden bulacaktı?

Marangozlar eski mobilyaları, rehin dükkanları değerli eşyaları, Fareli Sokak ise kadınları alırdı.

A-Xiang’ın temel ihtiyaçları dışında hiçbir şeyi yoktu. Yolun sonuna gelmişti. Aklındaki tek şey Fareli Sokak’tı.

Bir el uzanıp aniden onu omzundan yakaladı. A-Xiang irkildi ve bir yay kirişinin tınlamasını duyan korkmuş bir kuş gibi çırpındı. Gelenin; boğumlu parmakları olan, hafifçe deforme olmuş, bir gözü kör, orta yaşlı bir adam olduğunu gördü. Ancak adamın üzerinde oldukça saygın görünen bir cübbe vardı; güney varoşlarındaki fabrikalarda, sadece ağır işlerde çalışmak zorunda olmayan ustabaşılar böyle cübbeler giyerdi.

''Seni daha önce görmemiştim küçük kardeş.''Sanki bir nesneyi ekspertiz ediyormuş gibi A-Xiang’ı tepeden tırnağa süzdü. Bakışları üzerine yapışan bir böcek gibiydi.''Kaç para?''

Daha önce Xi Ping burada tuhaf bir şeyler olduğunu hissetmişti. Şimdi bu kızın nasıl bir yere gittiğini nihayet anlamıştı. Kızın titreyerek bir fiyat söylediğini duyunca kaşlarını çattı. ''Büyük Dük’e, kendisini yirmi lianga sorunsuzca satabilmesi için mi yalvarıyordu? Neden yirmi? Bu çok ucuz.''

''Yirmi mi? Sen mi?''Fareli Sokak’ın girişindeki adam bunu duyunca şaşırdı.''Lanet olsun, sen Guangyun Sarayı’ndan bir prenses misin, yoksa imparatoriçenin kendisi mi?''

A-Xiang konuşamıyordu. Elleri ve ayakları donmuştu ama yüzü sanki alev alacakmış gibi yanıyordu. Biraz kusmak istedi. Eteğinin ucunun altında dizleri istemsizce titriyordu.

''Eğer tazeye benziyorsan, malları kontrol edip sana bin bakır para veririm. Değilsen, indirim yapman gerekir.''Adam kızın yüzüne dokundu. ''Ne dersin? Uyarsa benimle gel.''

A-Xiang içgüdüsel olarak onun elini itti.

''Güney varoşlarında bir liang gümüş edecek tek bir kadın bile yok. Gençliğine acıdığım için sana böyle bir fiyat veriyorum. Alabileceğin en yüksek rakam bu, şansını zorlama… Yirmi liang mı? Lingyang Nehri’nin ünlü çiçekleri bile o kadar kazanamıyor. Sen buna değer misin?'' Adam söylenip küfrederek konuşurken A-Xiang’ı yakalamaya çalıştı. ''Tamamdır, hadi gel.''

Tam o sırada, ara sokaktan keskin bir ses yükseldi. ''Hey, burada yeni bir şey var. Bu küçük yaban tavuğu nereden çıktı? Daha tüylerin bile tam çıkmamış, buraya gelip rızkımı gözlerimin önünde çalmaya nasıl cüret edersin?''

Orta yaşlı adam hızla elini çekti ve yüzüne bir gülümseme yerleştirdi. ''Chunying-abla.''

Fareli Sokak’tan sıska bir figür yavaşça dışarı süzüldü. Bu, yaşı ilerlemiş bir kadındı. Ancak gecenin karanlığı ve ağır makyaj, yüzündeki kırışıklıkları ve ödem belirtilerini örtüyor, geriye sadece belli belirsiz bir görüntü bırakıyordu. Şöyle bir bakıldığında biraz güzel olduğu söylenebilirdi.

Kadın iki kavun çekirdeği kabuğu tükürdü ve gözlerini devirdi. ''Defol git, orospu çocuğu. Kim senin ablan?''

Adam küstahça yaklaşarak abla diye seslendi ama kadın tarafından bir tokatla uzaklaştırıldı. Ardından, ojeli tırnakları olan bir el adamı nazikçe yakasından kavradı ve ağzından ince bir dizi küfür döküldü. Küfrederek ve vurarak onu ara sokağa sürükledi.

Ancak o zaman ''Chunying'' denen kadın soğuk bir kahkaha attı. Yapışkan, bulanık bakışları A-Xiang’ın üzerine düştü.

Sanki giysilerinin içine bir yılan süzülmüş gibi, A-Xiang istemsizce Tai Sui muskasını daha da sıkı kavradı ve yarım adım geri çekildi, ancak kalçası sıska bir el tarafından çimdiklendi.

''Bu tavuğun kıçı bir öğün yemek bile etmez.'' Onu çimdikleyen, burnundan ağzının kenarlarına kadar kırışıklıkları olan başka bir kadındı. Burnu hafifçe eğriydi. Musallat olmaya çıkan bir hortlağa benziyordu.

''Hortlak,'' kızın acıyla bağırdığını görünce o kadar sert güldü ki burnu yanaklarıyla aynı hizaya geldi. A-Xiang’a yaklaştı. “Evine git ve biraz süt iç. Biraz yağ bağladığında geri gel.”

A-Xiang onu itti. ''Gidin buradan! Ah!”''

Chunying’in yanında birkaç kadın belirdi ve A-Xiang’ı yakaladı. Sıska kız, bir yetişkinin gücüyle baş edemezdi. A-Xiang kısa süre sonra birkaç kadın tarafından saçından tutularak Fareli Sokak’ın içine çekildi. Acıdan bağırdı. Nemli ve leş gibi bir koku yüzüne çarptı. O davetkar ara sokakta, kan gibi kırmızımsı fener ışığı göğsünde asılı duran muskanın üzerinde uçuştu.

Muskayı kavradı ve zihninden çaresizce seslendi: Büyük Dük Tai Sui! Büyük Dük Tai Sui!

Xi Ping, bu görüntünün dayanılmaz olduğunu hissederek ve kızın ağzını kapatmak isteyerek alnını tuttu.

A-Xiang aniden karanlık küçük bir odaya itildi. Daha alışamadan, aniden bir fener yandı. Birisi ona tokat attı. ''Küçük fahişe.''

Kadının uzun tırnakları küçük yaralar bıraktı. Kulakları uğuldadı ve yanakları şişti. A-Xiang başını çevirdi ve karşılık verdi: ''Yaşlı fa… ah!''

Küfrünü bitiremeden yüzüne birkaç tokat daha yedi. Birisi onu çimdikledi. Üzerine güney varoşlarındaki kanal suyundan daha pis küfürler yağdı.

Chunying kalabalığın arasından gelip onu kapıya doğru itti, sonra tükürdü. ''Utanmaz, ucuz küçük yumurta. Eğer deden olsaydım, utancımdan ölürdüm.''

A-Xiang’ın kafası patlayacak gibiydi. Bu kadının bir dedesi olduğunu nereden bilebileceğini pek düşünmedi. Pat diye ağzından kaçırdı: ''Zaten ölmek üzere!''

Chunying bunu duyunca donakaldı. A-Xiang’ın üzerine soğuk su dökmek üzere olan kıkırdayan kadını durdurmak için elini kaldırdı. Sordu, ''Ne oldu?''

A-Xiang’ın göğsü şiddetle inip kalkıyordu. Bir süre konuşamadı.

Chunying’in ince bir çizgi halinde alınmış kaşları iyice yukarı kalktı. Sabırsızca, ''Ağlamayı kes. Deden iş üstündeyken mi öldü?''dedi.

A-Xiang, bir yerlerden gelen güçle vahşice fırladı ve kendisini tutan kadınları savurdu. Yüzü mordan kırmızıya dönmüş bir halde Chunying’e kafa atarak onu sendeletti. ''Yalan söylüyorsun! Dedem yozlaşmış şehir muhafızları tarafından tutuklandı! İftira atıldı ona! Sen ne bilirsin ki?! Dedem hakkında böyle konuşma!''

Chunying’in sırtı bir masaya çarptı. Çay fincanları ve kavun çekirdekleri bir yığın halinde yere döküldü. Diğer kadınlar hızla ona destek olmak için ilerlediler ama Chunying umursuyor gibi görünmüyordu. Sordu, ''Şehir muhafızları mı aldı? Ne suç işlemiş?''

Eğri burunlu kadın daha bilgili görünüyordu. Topraklarını kaybeden çiftçilerin mağduriyetini anlattı. ''Şehir muhafızları son birkaç gündür çok kişiyi tutukladı. Toplanıp sorun çıkarmak için kiralandıklarını söylüyorlar.''

Chunying, A-Xiang’a sordu, ''Deden çok yaşadığını düşündüğü için gidip kendini mi astı?''

Bunu duyunca, A-Xiang’ın kafasından fışkırmak üzere olan ateş aniden soğudu.

Evet, diye düşündü ruhunu kaybetmiş gibi, benim yüzümden.

Bu küçük kızın aptal olduğunu ve ona güvenilemeyeceğini gören Chunying, eğri burunlu kadına döndü. “Kaç kişi tutuklandı?”

''Bilmiyorum, yüze yakın olmalı.''

“O kadar büyük bir yaygara mı?” diye mırıldandı Chunying. ''Şehir muhafızları… O şehir muhafızı orospu çocukları o kadar kara kalplidir ki, tabutun üzerinden bile kazıyabileceklerini kazırlar.''

Sonra A-Xiang’a sordu, ''Kim senden yirmi liang gümüş istedi?''

Bu noktada A-Xiang nihayet olan biteni anladı. “''Siz… siz dedemi tanıyor musunuz?''

Chunying’in hafifçe fırlak gözleri çaktı, görünüşü bir kez daha zalimleşti. ''Bir daha saçma sapan konuşursan ağzını kırarım.''

A-Xiang, ''…Tuzlu Balık Amca’ydı,'' dedi.

''Ha!'' Chunying acı acı güldü. ''O yaşlı serseri bir bahsi kaybettiğinde, kendi anne babasını bile mezarlarından çıkarır da onlara tecavüz edilmesine izin verir. Onun saçmalıklarına mı inandın? Beynin ateşten mi pişti?''

Konuşurken üzerine bir dış cübbe geçirdi, küçük bir kutuyu karıştırdı, gümüş külçe parçalarını ve ufak tefek takıları topladı, kıyafetlerinin içine tıktı ve küstahça A-Xiang’a, ''Hadi gidelim!'' dedi.

A-Xiang bir şeyi fark etti. Gözleri kocaman açıldı.

Aptal ifadesini gören Chunying’in gözü seğirdi. ''Sahi, kaç yaşındasın? On altı mı? On yedi mi?''

''On beş…''

A-Xiang bunu söyler söylemez yüzüne sert bir tokat daha yedi. Ağzında kan tadı hissetti.

“On beş yaşındasın ve bu yollu kıyafetini giyip buraya gelmeye cüret ettin ha.” Chunying onu işaret ederek tane tane konuştu. ''Bittin sen! Deden seni gördüğünde parça parça edecek!''

A-Xiang uzun bir süre boş boş baktı, sonra aniden hıçkırıklara boğuldu. Ağlayarak kölece Chunying’in peşine takıldı.

Ölmeye razıydı, tokat yemeye razıydı. Dedesi kurtulabildiği sürece ikiye bölünmeye bile razıydı.

Büyük Dük dualarını duymuştu. Büyük Dük ona yardım etmesi için birini göndermişti.

Xi Ping, fahişelikle ilgili bu nefes kesen hikayeden geri dönüp gözlerini açtı. Bir an için saatin ve günün kaç olduğunu bilemeyecek kadar şaşkındı. Tek duyduğu kızın yürek parçalayıcı ağlamasıydı… Kız, tanrının onu zaten koruyup kolladığını düşünerek dua etmeyi bırakmıştı. Ağlama sesi yavaş yavaş soldu.

Latent Yetiştiriciliği Tapınağı’ndaki gece olağanüstü sessizdi. Pencereden bir hasır çocuğun gece nöbetini haber veren sesleri geliyordu. Avlu kapısı çoktan kilitlenmişti.

''Şimdi ne olacak, kıdemli? Onları hâlâ görebiliyor musun?'' Xi Ping bir an için bedenini ele geçiren varlığın büyük bir iblis olduğunu unuttu. Aciliyetle sordu: ''Başkentin varoşlarında bu kadar büyük bir olay oluyorsa, arkasında büyük bir dosya olmalı. Birkaç gümüş parçası… Hangi şehir muhafızı bu kadar az paraya onu serbest bırakmaya cesaret eder? Onu çıkaramayacaklar! Kıdemli, çabuk ol da onlara söyle…''

Tai Sui soğukkanlılıkla sözünü kesti: ''O gün Zhaoting yüzünden neredeyse yok oluyordum. Reenkarnasyon ağacından bir parça bulmadıkça, sadece seyretmekle yetineceğim.''

Xi Ping tek bir kelime etmeden valizini karıştırmaya başladı.

Ancak reenkarnasyon odunu bulması zordu. Dokusu oyma işleri için sedir ağacı kadar iyi değildi, kokusu kâfur ağacı kadar güzel değildi, maun kadar sağlam değildi ve düzensiz, yavaş büyürdü. Üçüncü sınıf bir keresteydi. Fani dünyada bile çoğunlukla defin eşyaları, anıt tabletleri ve bu tarz pek de uğurlu sayılmayan şeyler için kullanılırdı. Nereden bulacaktı ki?

Yarı-kuklanın şaşkın bakışları altında Xi Ping eşyalarını altüst etti ama eline bir şey geçmedi... ta ki Jiangli’nin doğum günü taşına rastlayana dek.

''Kıdemli, Jiangli de mi öyleydi?” Xi Ping, çatlamış yeşim parçasını sıkarak sordu: ''Bana… Jiangli’den bahseder misiniz?''




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı