''Bu… bu ne olduğu belli olamayan karabasanları genelde neyin içine koyarlar?''
''Muhtemelen şarabın içine koymuşlardır.'' dedi Yeşil cübbeli adam, Xi Ping’in ruh-süren baharatı yerine böcekleri sorması üzerine durumu anlamadığını düşünerek sabırla açıkladı: ''Ruh-süren baharatının çok hafif bir kokusu vardır, böcek yumurtaları ise çok küçüktür. Filtrelenmemiş şarabın içindeki tortularla kolayca karıştırılabilirler fakat sen sadece baharatı tüketmiş olmalısın, yumurtaları değil. Yoksa ikisi birleşmiş olsaydı, şimdiye kadar çoktan harekete geçmişlerdi.''
Xi Ping’in göğsünde sıkışıp kalan nefesi sonunda rahatladı: Bu iyiydi işte. Yemek yemesi veya koşması söz konusu olduğunda kendisine zerre engel teşkil etmeyen o meşhur kalp rahatsızlığı yüzünden, Marki dışarıdayken asla bir damla bile şarap ağzına sürmezdi.
''Nereden bileyim?'' Sonunda dikkatini ruh-süren baharatına verdi ve acı bir kahkaha attı. Taşan İhtişam’dayken şarabı hava gibi içiyorum. Hangi nefesi kaçırdığımı bana mı soruyorsun?''
Tam o sırada, ormanın içinden bir borazan iniltisi gibi bir ses yükselerek Xi Ping'in sözünü kesti.
Fşşş. Yağmur bardaktan boşalırcasına yağmaya başladı; kalın sisi, camdaki buharı silen bir el gibi dağıtıverdi.
Xi Ping aniden netleşen manzaraya alışamadan, gözleri adeta bir saldırıyla karşılaştı.
Bir tabut taşıyan dört… kişi gördü; belli ki kendileri de bir mezardan yeni fırlamışlardı.
Tabutu taşıyanlardan biri, az önce fener tutan adamdı. Bu grup içinde aslında en derli toplu görüneni oydu.
Diğer üçü arasında; birinin hiçbir yüz hattı yoktu, hayaletimsi beyaz suratında sadece göz mü yoksa ağız mı olduğu belirsiz tek bir çatlak vardı. Bir diğerinin omzunun bir kısmı eksikti; kafası, bir direğin tepesindeki bayrak gibi, üçgen şeklindeki göğsünün üzerinde eğreti duruyordu. Bir başkasının ise kafatasından büyük bir parça kopmuştu; çökük yer bir bez parçasıyla örtülmüştü ve beynindeki kan damarlarının atışı, o ince bezi zıplatıp duruyordu.
Tabutu taşıyan bu dört kişi, yüz metreden daha az bir mesafeden, Xi Ping’e doğru bakıyordu!
Xi Ping, bu cesetlerle bekmelediği bir anda karşılaşınca nefesini tuttu. Sanki on yıl yaşlanmış gibi hissetti.
''Kötücül gelişimciler sık sık kontrolden çıkar ve bu yüzden genellikle tuhaf görünürler. Korkmana gerek yok.''Yeşil cübbeli adam şarap testisinden
bir yudum aldı.
Xi Ping’in geri geri giderken bir ağaç köküne takılıp neredeyse yere kapaklanacağını görünce, onu tutmak için elini uzattı ve şarap testisini
ona doğru kaldırdı. ''Şarap var. İster misin?''
''Evet,'' dedi Xi Ping.
Yeşil cübbeli adam: ''…''
Yeşil cübbeli adam kibarlık olsun diye sormuştu. Bu gencin şarabına bir şeyler karıştırıldığını öğrendikten sonra,
bir yabancının ona verdiği herhangi bir şeyi körü körüne içmeye asla cesaret edemeyeceğini varsayıyordu.
Alacağını tahmin etmemişti. Fakat laf bir kere ağızdan çıkmıştı, bu yüzden şarabı vermemezlik edemezdi. Biraz pişmanlık duyarak şarap testisini uzattı. ''Pek bir şey kalmadı, idareli iç'' dedi.
Genç efendi, bugüne kadar idareli olmanın ne olduğunu öğrenmeden bu yaşa gelmişti. Şarap testisini kaptığı gibi devasa bir yudum aldı, neredeyse dibini görecekti.
Şarap çok sertti. Ağzına girdiği anda alkol, Xi Ping’in boğazından aşağı süzülüp organlarını kasıp kavurdu; sonra kararlı bir şekilde rotasını değiştirip doğrudan kafasına vurdu. Birkaç nefes içinde o yanma hissi aniden kayboldu ve yerini damaklarda patlayan zengin bir aromaya bıraktı.
Xi Ping, tazelenmiş bir halde sıcak bir nefes verdi.
Tam o anda, tabutu takip eden birini fark etti.
Bu kişi yas kıyafetleri içindeydi, yüzü kandan çekilmişçesine bembeyazdı.
Bu Jiangli’ydi.
Ama… tam olarak Jiangli gibi de değildi.
Xi Ping ilk bakışta onda neyin farklı olduğunu söyleyemedi. Yüz hatları hala aynıydı, saç şekli bile her zamanki gibiydi. Fakat her nasılsa, artık ne zarif ne de tatlı görünüyordu. Rüzgâr ve çiğle beslenen bir çiçek gibiyken, şimdi bir anda bozulup kokabilecek, sıcak ve canlı bir insan bedenine bürünmüştü; etrafa kaba bir "insan kokusu" yayıyordu.
"Tanıdığın biri mi?" diye sordu yeşil cübbeli adam. "Senin o güzel dert ortağın mı?"
''Güzeldir,'' dedi Xi Ping. Gözlerini bir an olsun Jiangli’den ayırmıyordu. Onu korumak için kendi uşağına bile güvenmeyip, ölümlü dünyadan yeraltı dünyasına kadar bizzat peşinden gidişini hatırladı. Kendini biraz gülünç hissetti. Arka dişlerini sıkarak gülerken "Dert ortağı falan değilim; haddime değil." dedi.
Canavarlar büyük tabutu güm diye yere bıraktılar. Jiangli ve tabut taşıyıcıları, her adımları yere tam bir isabetle basacak şekilde, özel bir tempoyla tabutun etrafında dönmeye başladılar. Yer devasa bir davula dönüşmüş gibiydi. Her adımda topraktan boğuk bir gümleme yükseliyor, her vuruş bir öncekinden daha ağır geliyordu.
Bu çarpıntılar Xi Ping’in aşırı hassaslaşmış kulaklarını acıtıyordu. Ellerini kulaklarına götürüp kapatmak üzereyken, aniden hafif bir ses duydu… Ses tabutun içinden geliyordu.
Tüyleri diken diken oldu: Tabutun içinde tempo tutan biri vardı!
Hemen ardından, davul sesine olağanüstü durulukta bir kadın sesi eşlik etmeye başladı. Lingyang Nehri’ni sesiyle büyüleyen o şarkıcı, şimdi insanı titretecek kadar güzel bir şarkı söylüyordu.
Eskiden Taşan İhtişam'a gelen bir adam, Jiangli’nin şarkılarını bağımlısı olana dek dinlemiş, sonra aniden korkuyla kadehini yere fırlatıp gitmişti. Giderken de şöyle demişti: ''Bu şarkı uğursuz, seste bir büyü var ve bu şarkıcıda bir iblisin siması var.”
Xi Ping o zamanlar bunu bir şaka sanmıştı; çünkü Jiangli’nin şarkılarının çoğunu bizzat kendisi yazmıştı. Kendi ailesinden çıkan eserler ancak uğur getirirdi; nasıl uğursuz olabilirlerdi ki?
O sözleri söyleyen adam, muhtemelen güzellikten serseme dönmüş bir başka aptaldı.
Şimdi, asıl aptalın kim olduğunu sonunda anlamıştı.
Jiangli şarkısını söylerken, tabutun üzerinde yeşilimsi bir ışık belirdi; bir hayalet ışığı gibi havada süzülüyordu. Işığın etrafını saran figürlerin artık insana benzer bir yanları kalmamıştı; her biri birer hortlağa dönüşmüştü.
Şarkı, ayak sesleri ve tabutun içinden gelen vuruntular, toprağın sarsıntısıyla birleşerek gitgide yükseliyordu. Xi Ping artık ayakta durmakta zorlanıyordu. Yanındaki bir ağaca tutunmak zorunda kaldı. Yeşil cübbeli adama dönüp sordu: ''Yüce Efendim, bir şeyler yapmayacak mısınız?''
''Yüce Efendi mi?''Yeşil cübbeli adam, bir yandan cimri görünmeden şarap testisini nasıl geri alacağını düşünüyordu. Bunu duyunca kaşlarını kaldırdı. ''Kim olduğumu biliyor musun?''
Aptal değilim, diye düşündü Xi Ping. Fener tutan adamın, ormanda Cennet Tasviri Köşkü için özel olarak kurulmuş bir tuzak olduğunu söylediğini duymuştu. Bu yoksul görünümlü eski dost ise tuzağa düşmek bir yana, olan biteni kenardan büyük bir merakla izliyordu. Açıkça görülüyordu ki, bu iğrenç canavarlardan çok daha güçlüydü.
Dahası, bir insan formunda tütsü brülörü olarak, tütsü sunağında uslu uslu oturmak yerine, bu kişilerin Cennet Tasviri Köşkü için bıraktığı izleri takip edip buraya kadar gelmişti; üstelik onların ruhu bile duymamıştı. Bu durumun mantıklı bir açıklaması olabilir miydi? Arka planda kesinlikle ortalığı karıştıran bir usta olmalıydı.
Her ne kadar bu usta hesap kitaptan anlamasa da, bir süvari generalinin maaşını öylesine referans gösterebildiğine göre belli ki bir dönem sarayda bulunmuştu. Cennet Tasviri Köşkü’nde yüksek mevkili bir memur, hatta belki de…
Yeşil cübbeli adam başını salladı. ''Bu sadece bir tören. Müdahale etmenin bir anlamı yok. Onlar zaten kendilerini çoktan feda ettiler.''
O konuşurken, kuzeyden vahşi bir yırtıcının kükremesini andıran uzun bir inilti yükseldi. Bu ses, şiddetli bir rüzgarla birlikte gelerek Xi Ping’in kulaklarında çınlayan o davul seslerini bile bastırdı.
Jiangli’nin sesi kırıldı. O zarif ses, yırtılan bir ipek gibi çatallaşarak boğuk bir haykırışa dönüştü; artık bir insana aitmiş gibi bile tınlamıyordu.
Xi Ping ilk kez, sesin bir çekice dönüşebileceğini anlamıştı. Üst üste binen gürültülerin göğsüne vurduğunu ve kaburgalarını oracıkta çatlatacak gibi olduğunu hissetti. Görüşü karardı. Kendine geldiğinde burnundan kan süzülüyordu.
Fakat kanı silmek için vakit kaybetmedi. O anda, sırtına açıklanamaz bir titreme tırmandı. Arkasında birinin… hayır, bir şeyin olduğunu ve incecik Boyutsal Kalkanın ötesinden doğrudan kendisine baktığını hissetti!
Önündeki yeşil cübbeli adamın o gevşek duruşu bir anda değişti. Sessizce, Xi Ping’e doğru bir parmağını kaldırarak "sus" işareti yaptı. Aniden keskinleşen bakışları Xi Ping’i teğet geçip, tam arkasındaki bir noktaya odaklandı.
Xi Ping’in burnundan akan kan ağzına kadar inmişti ama ilk başta onu silmeye cesaret edemedi. Bir süre sonra, yanından geçip uzaklaşan çok hafif ayak sesleri duydu. Başını hızla arkaya çevirdiğinde hiçbir şey göremedi; gevşek toprakta sadece sığ ama belirgin bir dizi ayak izi vardı. İzler, acelesiz adımlarla Jiangli ve diğerlerine doğru ilerliyordu.
Adımlar ne uzun ne de kısaydı; mükemmel bir dengedeydi ama... ayak izlerini bırakan hiç kimse yoktu!
Xi Ping hayatı boyunca hayaletlere ya da tanrılara inanmamıştı. Şimdi kendi gözleriyle bir hayalet görünce, dehşetten kafatası çatlayacak gibi oldu.
Tekrar baktığında, tabutun yanındaki herkesin diz çöktüğünü gördü. İçinden vuruntuların geldiği tabutun kapağı büyük bir gürültüyle havaya uçtu!
Tabutun içinden uğursuz bir rüzgar yükselip her yöne yayıldı. Ormanın gür yeşilliği bu rüzgarla savruldu; yeşil yapraklar anında kuruyup sarardı, titreyerek toprağa döküldü.
Jiangli, gözünü bile kırpmadan, ustaca bir hareketle bıçağı indirdi ve bileğini boydan boya yardı.
Xi Ping, bu darbenin ne kadar acımasız olduğunu hayal bile edemezdi; bileğini neredeyse yarıya kadar kesmişti. Kan, tabutun her yerine fışkırdı. O görünmez ayak sesleri ise artık tabutun tam yanına varmıştı.
Yere secde eden insanlar, “Hoş geldin, Tai Sui” diye seslendiler.
Tam o sırada Xi Ping, bir kılıcın cam kadehi parçalamasına benzeyen keskin bir ses duydu.
Ardından, gökyüzünden mavi cübbeli dört beş figür süzüldü. En öndeki, elinde bir kılıç tutuyordu. Kılıcını doğrudan tabuta doğru savurdu. Cennet Tasviri Köşkü nihayet gelmişti!
Xi Ping’in gözleri kamaşmıştı. Cennet Tasviri Köşkü’nden kimin geldiğini bile göremedi; ayak seslerinin mi yoksa kılıcın mı tabuta daha önce ulaştığını anlamadı. Tek bildiği, ölümlü dünyanın yürüyüşçülerinin canavarlarla amansız bir kavgaya tutuştuğuydu.
Metalin metale çarpmasıyla çıkan kıvılcımlar havada uçuşuyordu. Sonra büyük bir gürültü koptu ve çatışmanın ortasındaki tabut patlayarak parçalandı. Enkazın ortasından bir adam ayağa kalktı!
Az önce tabut kapağını kaldırmaya çalışan o can dost, sonunda gerçek yüzünü gösterdi.
Uzun boylu ve iri yarıydı; üzerine "Beş Bereket" desenli koyu kahverengi bir gömülme cübbesi giymişti ve tabutun tam ortasına uğursuz bir kazık gibi dikilmişti. Etrafındaki hortlaklar, Dünyevi Yürüyüşçülere karşı onu savunmak için sırt sırta verdiler.
Fakat Xi Ping’in bu dirilen cesede ayıracak tek bir saniyesi bile yoktu. Tüm dikkati Jiangli’ye kilitlenmişti ve ona bakmadığı o kısacık anda, suyun üzerindeki bir nilüfer kadar taze olan yüzü, yaşlı bir kadınınki gibi kurumuş ve buruşmuştu. Omurgası çökmüş, simsiyah saçlarının çoğu beyaza dönmüştü. Eğer yüz hatlarının temel yapısı kemiklerinde hala seçilmiyor olsaydı, onun Jiangli olduğunu teşhis etmeye bile cüret edemezdi!
''Çekilin!'' Ormanın yakınlarından keskin bir ıslık sesi yükseldi; tanıdık bir sima, kılıcının üzerinde ağaç tepelerini sıyırarak geldi. Asistan Komutan Pang bizzat gelmişti!
Pang Jian boş havada bir yay çekiyormuş gibi yaptı. Yağmur suları ellerinde dönerek toplandı ve donarak bir su okuna dönüştü. Oku doğrudan tabuttaki adama fırlattı.
Jiangli, bir an bile düşünmeden öne atıldı ve su okuna gövdesiyle siper oldu. Ağzını açarak tiz bir çığlık kopardı.
Yeşil cübbeli adam Xi Ping’in yanına gelmişti. Elini kaldırıp Xi Ping’in kulağına hafifçe bir tokat attı.
Bu nazik tokatla birlikte bir vızıltı duyuldu; suyun fokurdayan sesi Xi Ping’in sağ kulağından girip sol kulağından akarak geçti ve onu geçici olarak sağır bıraktı.
Jiangli'nin sesini duyamamıştı ama etrafındaki bitki örtüsünün sarsıldığını hissedebiliyordu. Yol kenarında duran arabanın tekerlekleri, ortada hiçbir sebep yokken paramparça oldu. At, dizlerinin üzerine çöktü, birkaç kez seğirdi ve bir daha hareket etmedi!
Çığlık, Pang Jian’ın ayaklarının altındaki kılıcı sarstı ve onu düşürdü. Pang Jian havada bir kavis çizip bir kırlangıç gibi yere indi.
Xi Ping’in kulaklarındaki su sesi sadece bir anlığına fokurdayıp sonra sol kulağından akıp gitti. İşitmesi normale dönmüştü ama kafası darmadağındı.
Az önce ne görmüştü o öyle?
O narin çiçek Jiangli, az önce Cennet Tasviri Köşkü’nün o akıl almaz komutanını sendeletmişti!
Pang Jian kükredi: ''Düzeni kurun!''
Yanıt olarak birkaç kılıç birbirine kenetlendi. Mavi cübbeli adamların kılıç dizilimi bir gök gürültüsü gibi indi. Sayısız kılıç ışığı bir ağ gibi örülerek, doğrudan tabutun içindeki o gömülme cübbeli adama doğru yöneldi.
Ve tam o anda, ölü adam gözlerini açtı.
Gözleri altın rengiydi, bakışları dikkat çekiciydi. Bir elini kaldırdı ve kötü bir rüzgâr esmeye başladı.
Mavi cübbeliler nefes alacak vakit bulamadan, kılıçlarıyla bir kaç metre öteye doğru savruldular.
O an Pang Jian'ın bakışları mezara doğru döndü.
O tedirgin edici altın gözler aşağı indi. Altın gözlü adam kefeninin üzerindeki tozları silkeledi.
Neredeyse nazik denilebilecek bir ifadeyle, bakışlarını etrafını saran kötücül gelişimcilerin üzerinde gezdirdi. Dudaklarının kaskatı kesilmiş kenarları, hafif bir gülümsemeyle yukarı kıvrıldı.
İnsanın zihninde gizemli, kutsal bir tasviri canlandırıyordu.
Sırlarla dolu, ilahi bir tasvir gibiydi.
Feneri taşıyan teni olmayan adam titremeye başladı. Gevelemeye başladı: ''Tai Sui.... Bu Tai Sui..''
Hortlaklar yarım saniye geç tepki verdiler. Birer birer ayaklarının dibine kapandılar; akıllarını yitirmişçesine hem ağlıyor hem de gülüyorlardı.
''Tai Sui!''
''Tai Sui’ye selam olsun!''
''Tai Sui! Tai Sui gerçekten geldi!''
''Tai Sui'' dedikleri adam Jiangli’ye baktı ve ona doğru bir ölününki kadar solgun olan elini uzattı.
Jiangli diz çökmüş vaziyetteydi. Dizlerinin üzerinde ona doğru süründü.
''Chen ailesinin kızı...'' Sesi beklenmedik derecede yumuşaktı ve hafif bir Ning’an aksanı taşıyordu. ''Teşekkür ederim. Hikâyeni biliyorum.''
Xi Ping hayretler içinde kalmıştı.
Chen ailesinin kızı… Jiangli’nin soyadı Chen miydi?
Farkında olmadan elini giysilerinin içine atıp o doğum günü yeşimine dokundu.
Yeşimin üzerinde ''Ning’an’ın Chen ailesinin kızı'' yazıyordu. Yoksa bu…
Tam o sırada, Tai Sui hafifçe sendeledi.
Jiangli irkildi. ''Tai Sui?'' diye seslendi.
Tai Sui, elini alnının ortasına bastırarak iç çekti. Başını kaldırıp Pang Jian’a baktı. ''Komutan Pang, Jinping’in sadık köpeği. Namının hakkını veriyorsun. Kalbin gerçekten taştanmış. Önünde yatan onlarca can bile seni kıpırdatmaya yetmiyor. Görünen o ki, Mavi Ejder Kuleleri'nin yanında gizlenen kardeşlerimiz, davamız uğruna canlarını vermişler.''
Pang Jian soğuk bir kahkaha attı. ''Lafı bile olmaz.''
Bu söz üzerine, tabutun yanındaki çete kalabalığı dehşete düştü. Birisi düşünmeden haykırdı: ''Olamaz! Herhangi bir aksilik olduğuna dair bir haber almadık!''
Jiangli başını hızla kaldırdı.''Tai Sui, eğer Ejderha Damarı’nın özünü ele geçiremedilerse, o zaman siz…''
Tai Sui, ona neredeyse merhamet dolu bir bakışla baktı. ''Bedenim şu an sadece sizin sunularınız sayesinde zar zor ayakta durabiliyor.''
''Bir bedeni ele geçirip yerin damarlarını kullanarak ruhuyla bedenini birbirine dikmeye kalkışan, sonra da semavi bir yıldırımla çarpılan birini duymuştum. Ama gözünü Ejderha Damarı’na dikmiş birini ilk kez görüyorum. Hedefleriniz gerçekten yüce, kıdemlim.” Pang Jian hayranlıkla iç çekip selam verdi.''Bu gece semavi yıldırımlara gerek kalmayabilir. Sanırım o yürüyen cesediniz, bu canavarların canlarıyla ancak kısa bir süre daha idare edebilir. Neden bu zahmete giriyorsunuz ki? Çok çirkin görünüyor. Neden onu çıkarıp da…''
Daha sözünü bitiremeden, ani bir şimşek çakması Tai Sui’nin gölgesini arkasına düşürdü.
Gölgesi bir ejderhaydı!
Ejderha gölgesi, Tai Sui’nin ayaklarının dibinde harekete geçti. Geçtiği her yerde, kaçmaya vakit bulamayan kuşlar ve böcekler kuruyup kum gibi dağıldı. Gölge ejderha, başını geriye atıp sessizce kükredi ve kendini Dünyevi Yürüyüşçülerin üzerine fırlattı!
Neyse ki Pang Jian, laflarken sinirlerini germiş bekliyordu. Şimşek çaktığı anda hemen bir tılsım fırlattı.
Ancak tılsım, ejderha gölgesine ulaşamadan parçalara ayrıldı.
Pang Jian kolunu silkeledi; yedi sekiz tılsım aynı anda elinden çıkıp arkasındaki meslektaşlarını bir kalkan gibi sardı.
“Gerçekten de bu bedenim sadece kısa bir an ayakta kalabilir.'' Tai Sui, ölüm cübbesinin uzun kollarını sakince sıvadı. ''Ama siz ''gözü açık'' seviyesindekilere yetmez mi?''
Bu kez Pang Jian tek bir kelime bile edemedi. Yüzündeki o sahte ciddiyetsizliği sürdürmekte zorlanıyordu.
Kökenleri mütevazıydı; buralara basamakları tek tek tırmanarak gelmişti. Dünyevi Yürüyüşçüler sadece "gözü açık" seviyesinde kalsalar da, o hayatı boyunca birden fazla "temel inşa" mertebesine erişmiş kötücül gelişimciyle karşılaşmıştı. Bunca yıllık tecrübesi ve gezdiği onca yerle, zayıf bir konumda olsa bile en azından takviye kuvvetler gelene kadar dayanabilirdi.
Ancak daha önce hiçbir zaman, şu anki gibi tek bir hamlede, sanki iri yarı ve güçlü bir adamın karşısındaki güçsüz bir bebekmişçesine karşı koyacak mecalinin kalmadığı bir duruma düşmemişti.
Ve bu sadece bir yürüyen cesetti... Bu iblis bu mertebeye nasıl ulaşmıştı?
Tai Sui, Cennet Tasviri Köşkü grubunu belli ki ciddiye almıyordu. Altın gözleri Xi Ping’in olduğu yöne çevrildi. ''Ve bir de devasa büyü güçlerine sahip şu dostumuz var. Yeterince izledin mi?'' dedi.
BÖLÜM NOTU
*Beş Bereket (Wǔfú): Geleneksel Çin kültüründe uzun ömür, zenginlik, sağlık, erdem ve huzurlu ölümü temsil eden kutsal bir semboldür. Burada tabuttaki cesedin bu cübbeyi giymesi, Jiangli'nin yaşam enerjisini (özellikle uzun ömrünü ve sağlığını) emerek bu bereketleri ondan çaldığına dair karanlık bir ironi taşımaktadır.


İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı