Dışarıda gri bir yağmur yağıyordu. Şehrin kirini temizlemeye yetmeyen, sadece her şeyi daha da bulanıklaştıran o kasvetli yağmurlardan biriydi.
“Eşyalarını topla Aren. Bugün son günün.”
İnsan Kaynakları Müdürü sakindi. Sesinde ne bir öfke kırıntısı ne bir üzüntü tınısı ne de nezaketen de olsa bir acıma barındırıyordu.
Sadece doldurulması gereken bir formu, tamamlanması gereken bir prosedürü yerine getiriyordu.
Aren, önündeki maun masanın üzerinde duran fesih kâğıdına baktı. Kâğıt o kadar beyaz, üzerindeki siyah harfler o kadar keskin ve soğuktu ki, beş yıllık hayatının özeti bu kâğıda sığdırılmış gibiydi.
“Neden?” diye sordu.
Müdür yutkundu. Burnunun ucuna düşen çerçevesiz gözlüğünü işaret parmağıyla hızla düzeltti.
Gözlerini Aren’den kaçırarak, sanki cevabı o an yazıyormuş gibi bilgisayar ekranına dikti.
“Küçülmeye gidiyoruz. Performansın… Yeterliydi. Hatta ortalamanın üzerindeydi. Ama şirket politikası gereği bazı departmanları birleştiriyoruz. Senin pozisyonun artık gereksiz.”
Beş yıl. Sayısız mesai saati, uykusuz geçen geceler, başkalarının hatalarını düzeltmekle geçen hafta sonları, kurtarılan projeler, şirkete kazandırılan milyonlar…
Hepsi tek bir kelimeyle silinmişti.
Gereksiz.
Aren itiraz etmedi.
Göğüs kafesinde öfkenin o yakıcı sıcaklığını ya da hayal kırıklığının getirdiği o ağır baskıyı hissetmeyi bekledi.
Ama hiçbir şey yoktu.
Zihni, rüzgârsız bir günde durgun bir göl kadar dümdüzdü.
Aren çocukluğundan beri farklıydı.
İnsanların ağladığı cenazelerde sadece toprağa bakmış, çocukların sevinçten çığlık attığı doğum günlerinde sadece pastanın üzerindeki mumların eriyişini izlemişti.
Ailesinin çocukluktan itibaren beynine kazıdığı 3 kural dışında diğer her şey onun için anlamsızdı.
1.Hayatta kal.
2.Dikkat çekme.
3.Sıradan bir hayat yaşa.
Hafifçe başını salladı. Kalemini cebine koydu ve ayağa kalktı.
“Anlıyorum.”
Kendi masasına döndüğünde şahsi eşyalarını standart, kahverengi bir karton kutuya koyuyordu.
Bir zımba makinesi, kurumuş, ne tür olduğunu bile bilmediği, muhtemelen yıllar önce şirketin yılbaşı hediyesi olarak verdiği bir bitki, ağzı çatlak beyaz bir kahve kupası.
Beş yıllık hayatından geriye kalan ganimetler sadece bunlardı.
Ofisten çıkarken, o uzun, beyaz floresanlarla aydınlatılmış koridorda yürürken kimse başını kaldırıp ona bakmadı.
Herkes kendi ekranına gömülmüş, klavyelerinin mekanik tıkırtıları arasında kaybolmuştu.
Kendi küçük dünyalarında, kendi ‘gerekliliklerini’ kanıtlamaya, sıradaki kurban olmamaya çalışıyorlardı.
Bir zamanlar ‘iş arkadaşı’ dediği, kahve makinesinin başında havadan sudan sohbet ettiği insanlar şimdi birer vitrin mankeninden farksızdı.
Aren onlar için çoktan bir hayalete dönüşmüştü.
Bütün o sohbetler bile sadece dikkat çekmemek için yaptığı basit konuşmalardı.
Aren, karton kutusunu kucağına alıp o cam kapıdan son kez çıkarken, arkasından birinin fısıldadığını duydu.
“Sıradaki kim acaba?”
Aren binadan çıktığı zaman hareketli bir şehir onu karşıladı.
Gökdelenler göğe uzanıyor, betondan binalar şehrin gerçek sahipleri gibi hüküm sürüyordu. Bu devasa şehirde kalabalığın içinde kaybolmuş, bir adam düzgünce dizilmiş kaldırım taşlarının üzerinde yürüyordu.
Egzoz dumanlarıyla yağmur kokusu havada birbirine karışıyor, geniz yakan metalik bir tat bırakıyordu. Diğer bir yandan da korna sesleri, insan uğultusu ve inşaat gürültüleri beynini tırmalıyordu.
Aren, 20’li yaşlarının ortasında, soluk tenli, siyah saçlı, oldukça sıradan görünen birisiydi. Üzerinde gri, ucuz bir takım elbise, elinde ise orta boy bir karton kutu vardı.
Hafif yeşile çalan ela gözlerini etrafındaki, asık suratlı insan kalabalığına dikmişti.
Aren ortalama sayılabilecek dereceyle, ortalama bir okuldan mezun oldu. Diğer herkes gibi o da ‘Sisteme’ katıldı.
Ailesinden ayrı bir eve çıktı.
Çok kazanamayacağı, fakat hayatta kalabileceği bir işe girdi. Günleri birbirinin aynıydı.
‘Yeni bir iş bulmam lazım.’ Diye düşündü.
Yağmur iyice şiddetlendi.
Islanmamak için koşmaya başladı.
Dakikalar sonra Aren, yerin altına inen metro istasyonunun merdivenlerine varmıştı.
Kayıp düşmemeye dikkat ederek, çamurlu su birikintileriyle kaplı ıslak merdivenlerden aşağıya doğru adım adım indi.
İstasyonun loş, sarımtırak ışıkları altına girdiğinde, genzini eski idrar ve rutubet kokusu doldurdu.
Turnikelerden geçerken ‘anlamsız’ hayatını düşünüyordu.
İstasyonda, sarı güvenlik çizgisinin birkaç adım gerisinde durdu. Kirli fayanslarla kaplı duvara yaslandı.
Soğuk ve nem, ucuz gömleğinden geçip sırtına yapıştı. Karton kutuyu ayaklarının dibine bıraktı.
Uzaktan gelen yağmur sesi, yerini tünelin derinliklerinde uğuldayan, yaklaşan trenin ittiği rüzgârın sesine bırakıyordu.
Gözlerini kapattı.
‘Belki de her şeyi burada bitirmeliyim.’ diye düşündü.
İşten çıkarılmıştı. Ailesini çoktan toprağa gömmüştü.
Onu bu dünyaya bağlayan hiçbir bağ, tatmin etmesi gereken hiçbir hırs yoktu.
Varlığının kelimenin tam anlamıyla gereksiz olduğunu düşünüyordu.
Ailesinin beynine kazıdığı ‘kuralları’ olmasaydı, bu denklemi çoktan kendi aleyhine sonuçlandırmış olurdu.
Çünkü onun için yaşamın pozitif bir değeri yoktu.
Renkleri olmayan bir dünyada yaşamanın mantığı neydi? Sadece tek bir adım atacak ve her şey sonsuz bir sessizliğe gömülecekti.
Aren bir adım öne çıkmayı düşündü. Sadece tek bir adım. Belki de hayatı boyunca hiçbir zaman hissetmediği sözde ‘huzuru’ hissedebilirdi.
Ancak o adımı atabilmek için bile onun için çok zordu. 1.Kuralı ihlal etmek, onun için hayattaki tek amacına ihanet etmek gibiydi.
Tam o anda, o sesi duydu.
“YARDIM EDİN!!”
Aren gözlerini açtı.
Sesin geldiği yöne baktı.
Rayların üzerine düşmüş genç bir kız…
Ayağı çelik rayların arasına sıkışmıştı. Çırpınıyor, bileğini kanatma pahasına kendini geriye doğru çekmeye çalışıyor ama kurtulamıyordu.
Aynı anda, karanlık tünelin ucunda trenin beyaz ışıkları belirdi. Yaklaşan devasa bir çelik canavarın parlayan gözleri gibiydiler.
“LÜTFEN! BİRİ YARDIM ETSİN!”
Kızın çığlığı istasyonda yankılandı.
Aren etrafına baktı.
Onlarca insan vardı.
Takım elbiseli adamlar, öğrenciler, güvenlik görevlileri…
Hepsi donmuştu. Kimse hareket etmiyordu.
Böylesi mantıklıydı.
Bir yabancı için kendi hayatını riske atmak, doğanın temel hayatta kalma kuralına aykırıydı.
Bazı insanların yüzünde dehşet varken, bazıları yüzlerindeki hastalıklı heyecanı gizlemekte zorlanıyordu.
Daha da iğrenç olanı; birkaç kişi çoktan telefonlarını çıkarmış, yaklaşan trajediyi kaydetmek için kameralarını kıza doğru çevirmişti.
Aren manzarayı mutlak bir sakinlikle izledi.
‘Önlerinde bir insan ölmek üzere. Fakat kimsenin umurunda bile değil.’
Saniyeler önce aklından geçen intihar düşüncesi çoktan bu kargaşanın içinde eriyip gitmişti. Karton kutusunu yerden aldı.
Bu gürültüden ve birazdan etrafa saçılacak kan görüntüsünden uzaklaşmak istiyordu.
Son bir kez daha arkasına baktı.
Tam o anda, genç kızın kafası ona doğru çevrildi.
Korkuyla genişlemiş, yaşlarla ıslanmış o iki yeşil göz, Aren’in ela gözleriyle buluştu.
O gözlerde saf bir çaresizlik ve kimsenin gelmeyeceğini anlayan birinin kabullenişi vardı.
Aren’in zihninin derinliklerinde, unutulmaya yüz tutmuş bir anı tetiklendi. Ufak kız kardeşi... O da böyle yeşil gözlere sahipti.
Aren’in bedeni, zihninin duygusuz duvarlarına ihanet etti. Kalp atışları aniden hızlandı. Görüşü daraldı.
Vücudu, tehlikeyi sezen ilkel bir mekanizmayla kanına devasa miktarda adrenalin pompaladı.
Elindeki karton kutu yere düştü. İçindeki kurumuş bitki ve beyaz kupa parçalanarak etrafa saçılırken, Aren çoktan platformdan boşluğa atlamıştı.
‘Bunu neden yapıyorum? Çok mantıksız.’ diye düşündü.
“HEY! NE YAPIYORSUN DELİ MİSİN?!” diye bağırdı biri arkadan.
Aren kızın yanına dizlerinin üzerine çöktü. Elleri, kızın sıkışan bileğini kavradı.
Kızın ayağını rayların arasından çıkarmaya çalışıyordu.
“Çek ayağını! Hadi!” Sesi emrediciydi, soğuktu ve sakindi.
“Sıkıştı… Çıkmıyor… Lütfen!” Kız hıçkırıklara boğulmuştu.
Trenin kornası çaldı. Gürültü kulakları sağır edecek boyuttaydı. Işık artık üzerlerindeydi.
Artık saniyeler kalmıştı.
Aren’in elleri adrenalinden titriyordu. Bedeni hayatta kalabilmek için çığlık atıyor, kasları limitlerinin ötesinde kasılıyordu.
Bilinçaltı hayatta kalabilmek için her olası senaryoyu hesaplıyordu.
Aren son bir hamleyle kızı sıkıştığı yerden çekip çıkardı. Ancak kız şoktaydı, yürüyebilecek durumda değildi.
Düşünmeye zaman yoktu.
Onu kucakladığı gibi platforma doğru yöneldi. Kız bir tüy kadar hafifti.
Damarlarında dolaşan adrenalin patlamasıyla, normalde sergileyemeyeceği bir fiziksel güçle kızı yukarı, güvenli beton platforma doğru fırlattı.
Başarmıştı.
Trenin gelmesi artık an meselesiydi.
Aren birinin onu dışarı çekeceğini düşünerek elini uzattı.
‘Birisi... Herhangi birisi beni yukarı çeksin.’
Aren elini uzattı, birinin onu yukarı çekebileceğini düşünüyordu.
Ancak etrafındaki yüzlerde sadece donup kalmış bir dehşet vardı.
Bazıları şok içinde ağızlarını kapatmış, bazıları ise çoktan telefonlarının arkasına saklanarak kendilerini bu gerçeklikten soyutlamıştı.
Bir adam elini uzatmaya yeltendi ama tereddüt etti. Kendi canını riske atmak için o bir saniyelik cesareti bulamadı.
Kaldırdığı elini çaresizce indirdi.
‘Ah…’ dedi içinden.
‘Tabii ya. İnsanlık.’
Anlamadığı tek bir şey vardı.
‘Neden yardım ettim ki? Bıraksaydım da ölseydi. Benim gibi ‘boş’ birisi için mantıklı olan buydu değil mi? Ne tuhaf.’
Aren farkında değildi ama kızın gözlerinin içine baktığı zaman ‘bir şey’ hissetmişti.
Daha önce hiç tatmadığı, 1.Kuralı bile ihlal etmesini sağlayacak ‘bir şey’.
Saniyeler, sonsuzluk kadar uzun gelirken, zihni düşüncelerle dolmuştu.
‘Ne büyük bir ironi...’
‘Sadece beş dakika önce bu rayların üzerinde hayatımı sonlandırmak için düşünüyordum.’
Kafasını çevirdi.
Gözleri trenin ışığından kamaşmıştı.
Kaçınılmaz son onun için gelmişti.
Hayatını hiç tanımadığı genç bir kızı kurtarmak için feda etmişti.
Zaman yavaşladı.
‘Ah. Bu ölümden önce herkesin gördüğü “hayatımın film şeridi gibi gözümün önümden geçmesi” olsa gerek. Görülecek pek bir şey yok gerçi.’
Havada asılı kalan su damlaları, trenin farlarında parıldayan ufak toz zerreleri, platformdaki insanların çirkin, heyecanlı yüz ifadeleri...
Her şey buz tutmuş gibi dondu. Trenin o sağır edici çığlığı anında silindi.
‘Neler oluyor? Öldüm mü? Neden her şey durdu ve neden kıpırdayamıyorum?’ diye düşündü.
Kelimenin tam anlamıyla zaman durmuştu.
Sadece burada değil. Dünyanın her yerinde.
Ve sonra, o güne kadar kendi zihninin sessizliğine alışkın olan Aren’in kafasında, mekanik, buz gibi bir ses yankılandı. Sadece ona değil, dünyadaki milyarlarca insanın zihnine aynı anda yankılanıyordu.
[Dünyanız ‘Mana Doygunluğuna’ ulaştı.]
[Evrensel Sistem entegrasyonu tamamlandı.]
[Öğretici başlatılıyor.]


İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı