Enes, hayattan bıkmış bir kasiyerin karşısında bekliyordu.
“Hoş geldiniz efendim.”
Elinden geldiğince göz temasından kaçındı. Sabahın o saatinde insanlara hizmet eden birinden sıcak bir bakış beklemek zaten saflıktı; üstelik güne öyle bir yüzle başlamak da istemiyordu.
Kasiyer suları okuttu ve fiyatı hiçbir şey hissetmeyen bir sesle söyledi.
“Yüz yen.”
Bunu yüz binlerce kez söylemiş birinin sesindeki bıkkınlıktan onu suçlamak haksızlık olurdu. Zaten Enes’in pek umurunda da değildi. Açıkçası.
Parayı uzattı, suları aldı ve çıkışa yöneldi. Tam kapıdayken bir şey onu durdurdu: vicdan, toplumsal nezaket ya da belki iki aydır evden çıkmayan birinin insan sesine duyduğu özlem. Hangisi olduğundan emin değildi.
“Sağ olun, kolay gelsin.”
Cevap gelmedi.
Kapı arkasından kapanırken sessizlik de onunla birlikte kapandı.
Dünyaya olan inancı o an tamamen tükendi. Belki biraz abartıyordu. Ama haklı olduğundan emindi. Sahne basitti; kasiyerin rolü nazik bir “teşekkür ederim”le bitebilirdi. Bitmedi.
Neyse. Önemli değildi.
Yürümeye başlayınca düşünceler dağıldı, ya da Enes onları dağıttı. Gözleri dağlara takıldı. Bu saatte o manzarayı izlemek üniversiteye gitmekten çok daha güzel olurdu. Tabii ucunda “işsizlik” denen küçük bir kavram beklemeseydi.
Etrafından insanlar geçiyordu, hepsi bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Özellikle önünde koşan yaşlı adam kesinlikle önemli bir şeyi kaçırmak üzereydi. O yaşta koşmak sıra dışıydı, en azından Enes için. Kendisi o yaşta koşacağını sanmıyordu. Tabii o yaşa kadar yaşarsa.
Düşüncelere dalmışken adam gözden kayboldu. Ceketinin cebindeki cüzdan her an düşecekmiş gibi duruyordu ama düşmemişti. Ya da Enes görmemişti. Elbette bu da bir ihtimaldi. Her ihtimali hesaba katmak gerekirdi, mümkünse en kötüsünü bile, çünkü genelde başına gelen o olurdu.
Tanrının küçük bir oyunu olsa gerekti. Ya da kendi salaklığı.
Umarım tanrının oyunudur, diye düşündü. Gerçekten umarım...
“Hey, pası bana at!”
“Hey, karşıla onu!”
Sesleri duyunca başını sola çevirdi.
Lisenin demir parmaklıkları. İçinden garip bir nostalji dalgası geçti.
Kırmızı üniformalı üç çocuk, on altı on yedi yaşlarında. Biri diğerlerinden iriydi, spor yaptığı belliydi, duruşu özgüvenliydi: bu okulun ana karakterinin sözde dürüst, ilkeli arkadaşı. Topu süren çocuk ise iyi yüz hatları, kendinden emin ifadesi ve aurasıyla tam bir başroldü. Okul tiyatrosunun kahramanı. Üçüncüsü, durmadan gülen kısa saçlı çocuk, sahnenin soytarısıydı. Enes gibi.
En azından hepsi birlikte eğleniyordu.
Hikâyelerin ana karakterleri böyle görünürdü. Enes bunu umursamıyordu. Tabii ki umursamıyordu.
Çocuklar demek de garipti aslında, ondan sadece iki yaş küçüktüler; farkındaydı. Dertleri yok gibiydi, yüzlerinde en azından iz yoktu. Elbette insanların sosyal maskelerle birbirini kandırması büyük bir gerçekti. Örnek: Enes. Ama yüksek efor harcayan insanların rol yapması zordu. Birinin gerçek hislerini duymak istiyorsan onunla bir maç yap. Nefes nefeseyken pek oyun oynayamaz...
Birkaç kişi dönüp ona bakınca fark etti ki bir süredir lisenin önünde çocukları izliyordu. Üstelik uyuşturucu bağımlısına benzeyen bir yüzle. Birinin polisi aramasına davetiye çıkarmak gibiydi bu. Haberlere çıkacağını düşündü ve bu hiç hoş bir izlenim bırakmazdı. Zaten daha önce de iyi bir izlenim bıraktığı söylenemezdi, ama bu kadar kötüsü de yoktu.
Adımlarını hızlandırdı. Üniversitenin ikinci haftasına geç kalmak istemiyordu, özellikle ilk gün hasta olup dört gün gidememişken. Doktora gitmekten nefret ederdi: aynı odada insanlar, sıra beklemek, ağlayan çocuklar, içerideki o yoğun koku... Belki hastalığının bu kadar uzun sürmesinin sebebi de buydu. Bir dahaki sefer de gitmeyecekti herhalde. İnsanoğlu neden hiçbir şeyden ders almazdı —
Ayağı bir şeye çarptı. Irkildi.
Aşağı baktı. Bir cüzdan.
Refleks olarak kendi pantolonunu yokladı. Hayır, kendisinin değildi.
Eğilip cüzdana uzandığı anda hava yırtıldı.
Ses, devasa bir fermuarın yavaşça çekilmesine benziyordu. Enes olduğu yerde, yarı eğilmiş hâlde dondu. Elinde cüzdan, tam karşısında havada asılı duran, kenarları yıldız tozu gibi titreyen karanlık bir daire.
Etrafındaki insanlar . sanki zamanın içinde donup kalmıştı .
Kalbi hızla atıyordu. Korkudan, diye düşündü. Kesinlikle korkudan.
Cüzdanı cebine atmamak gerektiğini bilecek kadar aklı başındaydı. Bunun dışında ne yapması gerektiğini hiç bilmiyordu.
Sonra karanlığın içinden bir el çıktı ve enes i portalın içine çekti .
portalın içine girerken cüzdanı dışarı fırlattı cüzdan dünyada kalırken enes uçsuz bucaksız bir soyutluğa adım atmıştı
enes etrafa bakarken şaşkınlığını gizleyemiyordu tabiki bu normaldi sonuçta normal bir insanın başına gelebilecek olaylar arasında rastgele portaldan içeri girmek yoktu
enes etrafa bakınıp dururken bir ses yüzünden yerinden sıçradı o kadar korktuki küçük bir kız gibi çığlık atıcaktı
"genç mer" enes kafasını sesin geldiği yöne çevirdi karşısında orta yaşlarda beyaz önlüklü kel kafası ışık altında parlayan bir adam duruyordu enes bir an gülmemek için ağzını kapattı her ne kadar absürt bir durum gelsede kel ve parlayan bir kafa ona hep komik gelirdi
enes birkaç dakika adamla bakıştıktan sonra yaşadığı olayın ciddiyetini kavradı ardı ardına sorular sormaya başladı "öncelikle ben neredeyim kamera şakasıysa önceden söyleyin iyi rol yaparım sahneyi keseriz ve adımı nereden biliyorsun ve sen kimsin" adam gülmeye başladı kahkahası enes in sinirini bozuyordu rahatsız edici demek bile hafif kalırdı neticede bu işkence kısa sürdü kahkahaların yerini cevaplar aldı
"aslında sen beni tanıyorsun yada tanıyacaksın yada farklı bir evrendeki halin beni tanıyor ah bu zaman ve evren işleri gerçekten karmaşık o yüzden basitçe anlatayım ben doktor azmulion um tanıştığımıza memnun oldum genç mer"
enes şaşkın şekilde göz kırpıştırdı adamın deli olduğunu düşünüyordu ve açıkçası bunu düşünmek için çok sebebi vardı ama bembeyaz bir boşluğun içinde bulunmak kendisininde aynı deliliği paylaştığına işaret ederdi akli dengesi artık yokmuydu 2 ay boyunca evde kalmanın yan etkisimiydi bu
"nesin yani zaman doktorumu" enes adamı zorlamak için oldukça sığ sorular soruyordu doktor azmulion ise bu sığ sorular karşısında herhangi bir tereddüt sergilemiyordu
"zaman doktoru demezdim daha çok uzay ve zamandan bağımsız bir varlık olarak nitelendiriyorum kendimi, illa çok mantıklı bir isim kullanacaksam zaman adamı yada bilmin zamanı gibi bir isim kullanırdım" enes in başından kaynar sular dökülmeye başladı aslında bu normaldi sonuçta bu kadar absürt durumlarda insan beyni nasıl tepki vereceğini kestiremezdi enes derin bir nefes aldı "p pekala şey hala bazı sorularımı cevaplamadın burası ney amına koyayım ve beni neden buraya çağırdın" enes in heyecanlanmadığını söylemek nereden bakılırsa bakılsın yalan olurdu
"neden çağırdığımı bana değil ona sorun" azmulion un gösterdiği yerde karanlık bir figür vardı cildi uzayın sonsuz karanlığını taşıyor yıldızlar onun cildindeki ışık demetlerini oluşturuyordu saçları bir siyah deniz gibi dalga dalga savrulurken büyük beyaz gözleri enes inki ile buluştu gerçekten aşık olabilirdi heteroseksüel insanlar uzaylılardan hoşlansaydı bir şansı olabilirdi
BÖLÜM NOTU
görüşlerinizi yorumlarınızı istediğiniz gibi belirtebilirsiniz 🤘

İlk bölüm ortalama düzeydeydi.
Sonraki bölüme biraz daha hook eklenseydi, daha çekici olabilirdi.
Başlangıçta noktalama ve betimlemeler güzeldi. Sonlara doğru betimleme ve diyalogların karmaşıklaşması dışında çok fazla bir sorun görmedim.
İlk kitabım olan Öfkenin Tezahürü'ne benziyor. Ben de hikâyelerde ani başlangıçları çok severim.
Geri bildiriminiz için teşekkür ederim.
Ben biraz yavaş bir başlangıç yapmak istedim 😅 biraz sıkıcı olmuş olabilir tabi.
Hikayenizide merak ettim yakîn zamanda okuyup düşüncelerimi yazacağım 👍🏿
Burada bulunan eserlerim genel olarak taslak düzeyde. Yakında kitabım basılıyor 🤧