insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

“Gün biter, uzaklaşır solgun dağlar…”

Kar, Greenford’un dar sokaklarına sessizce düşüyordu.

Karanlık çoktan kasabanın üzerine çökmüş, dükkânların ahşap kepenkleri kapanmış, sokak lambalarının zayıf ışıkları kar tanelerinin arasında solgun halkalar oluşturmuştu. Rüzgâr sert değildi ama inatçıydı; çatılardan sarkan buz parçalarının arasından süzülüyor, taş yolların üzerine biriken beyaz örtüyü ince çizgiler hâlinde dağıtıyordu.

“Soğukta yoksul görünür beyaz kulübe…”

Sokağın sonunda uzun bir figür belirdi.

Adamın beyaz saçları omuzlarından aşağı dökülüyor, karlı gecenin solgun ışığında neredeyse karla aynı renge bürünüyordu. Üzerindeki koyu renkli cübbe düzgün bağlanmamıştı. Yakası hafifçe açılmış, kol uçlarından biri bileğine kadar kaymıştı. Elinde yarısı boşalmış bir şarap testisi vardı.

Adımları düzensiz, her an düşecek gibiydi.

“Çalı kapının ardında bir köpek havlar…”

Adam şarap testisinden bir yudum daha içti.

Şarabın keskin kokusu nefesiyle birlikte havaya karıştı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı.

“Rüzgâr ve kar içinde biri gece döner.”

Başını kaldırıp karanlık gökyüzüne baktı.

“Ne güzel söylemiş şair.”

Son dize dudaklarından dökülürken önünde geniş bir kapı belirdi.

Adam kapıya yaklaşırken kulaklarına fark etmesi zor bir ses çalındı.

İnce, zayıf, neredeyse rüzgar tarafından tamamen bastırılmış bir ses. Sanki bir bebek ağlaması.

Elindeki şarap testisini hafifçe indirdi. Bir süre kapıya, daha doğrusu kapının önündeki karla örtülmüş yığına baktı.

“Hayır,” diye mırıldandı. “Bu gece olmaz.”

Kar yığınına doğru adım attı.

Tam önüne geldiğinde eğilip karın içindeki şeyi kavradı ve üzerindeki tüm karla birlikte savurdu.

Ortaya çıkan manzara tam da onun beklediği şekildeydi. Kavradığı şey bir sepeti sarmalayan bir örtüydü.

Kapağını açmadan bir süre sepete baktı. Sonra başını kaldırıp boş sokağa göz gezdirdi ama nafile kimse yoktu.

Geçen zaman içerisinde ne bir ayak izi kalmıştı ne de gölge. Yağan kar her şeyi örtmüştü.

Adam iç çekti.

“Güzel,” dedi. “Demek yetimhaneye kadar gidip gelmem gerekecek.”

Çömeldi ve sepetin kapağını yavaşça araladı.

Sepetin içinde bir bebek vardı. Yüzü soğuktan kızarmıştı. Yumrukları minicikti. Ağlarken dudakları titriyor, nefesi buhar gibi havaya karışıyordu.

Bebeğin battaniyesinde üstünkörü yapılmış bir nakış işlemesi vardı.

“Yuan,” diye okudu alçak sesle.

Bebek ağlamayı sürdürdü.

Adam şarabından bir yudum daha aldıktan sonra dudaklarının kenarıyla güldü.

“Küçük Yuan,” dedi, bebeği kucağına alıp incelerken. “Zor bir hayat seni bekliyor, hazırlıklı mısın?”

Bebek tabiki bir cevap vermedi ama nedense ağlaması o anda kesildi. Belki adamın sıcaklığını hissetmişti.
Belki de artık ağlayacak gücü kalmamıştı.

Adam bebeği biraz inceledikten sonra sepete geri koyarken bebeğin battaniyesi birazcık açıldı ve karnını ortaya çıkardı.

İşte o anda adamın gülümsemesi kayboldu. Bebeğin karnında büyük bir yara vardı ama bu sıradan bir bıçak ya da hayvan pençesi yarası değildi.

Şekilsizdi.

Sanki et kesilmemiş de bütün olarak koparılmış gibiydi. Yaranın çevresindeki deri solgun ve düzensizdi. Kenarları yer yer koyu mor, yer yer gri bir iz taşıyordu. Kan çoktan kurumuştu ama yaranın üzerinde hâlâ hafif, rahatsız edici bir ruhsal dalgalanma vardı.

Sarhoşluğu bir anda biraz dağıldı.

Elindeki şarap testisini sepetin yanına bıraktı. Gözlerindeki bulanıklık yavaş yavaş silindi. Yerine, biraz önce sokakta sendeleyerek yürüyen adamdan beklenmeyecek kadar keskin bir ciddiyet yerleşti.

“Bu iz…”

Cümlesini tamamlamadı. Avucunu bebeğin karnındaki yaranın üzerine koyarken elinden ufak bir parıltı yayıldı.

Birkaç nefeslik süre boyunca kıpırdamadı. Elini geri çektiğinde surat ifadesi iyice kararmıştı.

Tüm bunlar olurken kar yağışı daha da şiddetlenmişti.

Uzun bir süre konuşmadı ve kendi düşünce dünyasında vakit geçirdi.

Kar saçlarına düşüyor, beyaz tellerin üzerinde kayboluyordu.

O fark etmeden bebeğin küçük eli cübbesinin yakasına tuttu ki bu onu düşüncelerden çıkardı.

Tekrar ufak bir kahkaha attı. “Gökler sana hiçbir yol bırakmamış küçük dostum.” dedi.

Adamın sesi alçaktı.

Gözlerinde kısa bir an için tereddüt belirdi.

Daha önce de kapısının önüne terk edilmiş bebeklerle karşılaşmıştı. İstisnasız hepsini doğu yakasındaki yetimhaneye bırakır, birkaç gümüş sikke verir, sonra odasına dönüp uyurdu. Sabah olduğunda o geceleri çoğu zaman hatırlamazdı bile.

Ama nedense şimdi bu çocuğa karşı içinde bir isteksizlik belirmişti. Refleks olarak başını kaldırıp bir kez daha gökyüzüne baktı.

Gökyüzü tamamen bulutlarla örtülüydü. Ne yıldız vardı. Ne ay. Sadece durmadan yağan kar.

Hafifçe güldü.

Bebeği tek eliyle tutarken cübbesinden çıkardığı anahtarla geniş kapıları açtı. Kapı ağır bir gıcırtıyla aralandı. Sonra sepeti ayağıyla hafifçe içeri doğru itti.

Yuan’ın küçük yüzü adamın cübbesine yaslandı. Nefesi hâlâ zayıftı ama az önceye göre daha düzenliydi.

Kendisi de içeri girdiğinde taş kapılar ardından kapandı.

Kar yağışı gece boyunca kapının önünde bırakılan o şarap testisini doldurdu.

BÖLÜM NOTU

Merhaba arkadaşlar,

Uzun zamandır hikâye üzerine düşünüyorum ve sonunda zor ama gerekli bir karar verdim: Semaların Kılıç Ustası’nı baştan yazacağım.

Mevcut hâliyle hikâyenin istediğim duyguyu tam olarak veremediğini fark ettim. Yazmaya devam ettikçe bazı şeylerin gereğinden fazla karmaşıklaştığını, Shen Yuan’ın yolculuğunun ise olması gerektiği kadar güçlü ve hissedilir başlamadığını gördüm. Bu yüzden hikâyeyi zorla ilerletmek yerine, daha sağlam bir temel üzerine yeniden kurmaya karar verdim.

Sabır gösteren, destek olan ve hâlâ bu hikâyeyi okumak isteyen herkese teşekkür ederim. Umarım yeni versiyon, başından beri anlatmak istediğim hikâyeye çok daha yakın olur.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı