Distopyalar genellikle kötü yöneticilerin, yozlaşmış devletlerin ve baskıcı sistemlerin hikâyeleridir.
Peki ya sorun sistem değilse?
Peki ya insanlık, iyiliği o kadar ileri götürmüşse ki sonunda kötülüğün kendisine dönüşmüşse?
Bu dünyada insan hayatı tanrısal bir değere sahiptir. Ölüm en büyük günah, yaşam ise mutlak kutsaldır. İnsan bedeninin tek bir parçası bile israf edilemez. Organlar paylaşılır, bedenler tüketilir, üreme kutsal bir görev olarak görülür ve bireyin arzuları toplumun devamlılığı karşısında hiçbir anlam taşımaz.
Mülkiyet yoktur. Açlık yoktur. Savaş yoktur.
Ama özgürlük de yoktur.
Çünkü insanlığın yarattığı en korkunç zincir nefret değil, sevgidir.
Kanibalizmin saygı, beden parçalamanın erdem, zorla yaşatılmanın merhamet kabul edildiği bu toplumda insanlar bir soruyla yüzleşmek zorundadır:
İnsan hayatına verilen değer ne zaman insanın kendisinden daha önemli hâle gelir?
Mülksüzler'in toplumsal sorgulamalarından ve Vahşet'in karanlık atmosferinden ilham alan bu eser; okuyucuyu korkutmak için değil, rahatsız etmek için yazıldı.
Çünkü bazı dünyalar canavarlar tarafından değil, iyi insanlar tarafından inşa edilir.
Düşüncelerinizi başkalarıyla paylaşın
İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı